20 Aralık 2012 Perşembe

Suluboya Resmine Targovishte'den Bakış



Targovishte, Bulgaristan'ın kuzeydoğusunda yaklaşık 40.000 nüfuslu ve %35 oranında Türk popülasyonuna sahip bir şehir.
3-9 Eylül tarihleri arasında, adını Bulgar ressam Nikola Marinov'dan (1889 – 1949) almış, yirminci geleneksel suluboya etkinliği düzenlendi Targovishte'de. Üçü Türkiye'den olmak üzere toplamda yedi sanatçı katıldı bu etkinliğe ve ben de bu birbirinden değerli yedi sanatçı arasında yer alma şansını yakaladım.

Sanatçılara ve eserlerine değinecek olursak; Bulgaristan'dan Valeri Chakalov ve Angel Gadzev'in suluboya ile kağıtta yarattığı dokular şimdiye dek tanık olmadığımız türdendi. Aslen Sırbistan'lı fakat Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşamakta olan Vlasta Milkic Volcano kavramsal çerçeve ile suluboyayı bir araya getiren eserler üretti. Hırvatistan'dan katılan Konstantin Kostov, etkinliğe katılan sanatçıların portrelerini karikatürize bir üslupla resmetti. Türkiye'den Reşat Başar kentte bulunan fabrikaları, İsmet Çavuşoğlu doğup büyüdüğü kent olan Targovishte'i eserlerine yansıttı. Son olarak ben ise çocuk istismarı temalı figür ve portreler çalıştım.

7 Eylül günü Nikola Marinov Art Gallery'de etkinlik süresince yapılmış yaklaşık 30 suluboya eseri Targovishte'li sanat severlerle buluştu. Galeride adım atacak yer yoktu denilebilir. Küçük bir kente göre sanatla olan bağları kesinlikle çok kuvvetli Targovishte'lilerin. Civardaki huzur evinden yaşlılara 'art therapy' uygulanıyor örneğin, zar zor yürüyen, yaşlı huzur evi sakinleri bastonlarıyla galeriye geliyor ve merakla eserleri izliyor, yorum yapıyorlar.

Biraz da Nikola Marinov Art Gallery'den bahsedecek olursak, galerinin açılış yılı 1981. Şehirdeki Vrana Nehri'nin hemen yanında konumlanmış, yeşillikler arasında bir galeri. İki büyük salondan oluşuyor; biri yerleşik sergi salonu, diğeri ise süreli sergilere yer veriyor. Her yıl düzenlenen bu geleneksel suluboya etkinliği sayesinde galeri muazzam bir koleksiyona sahip. Balkanlar'dan, Avrupa'dan, Asya'dan bu etkinliğe katılım göstermiş yüzlerce sanatçının suluboya eserleri görülmeye değer. Ayrıca yerleşik sergi salonunda da Bulgar ressam ve heykeltıraşların eserleri sergilenmekte.
Elbette ünlü Bulgar ressam -aynı zamanda galerinin ismini almış olduğu- Nikola Marinov retrospektifi galeri koleksiyonunun şaheser kısmını oluşturuyor. Nikola Marinov bu şehrin ve bu suluboya etkinliğinin baş karakteri. Bu ustanın suluboya eserlerine tanık olmak tarif edilemez bir haz.


Uzun lafın kısası bu etkinlik herkese açık ve her yıl düzenleniyor, galeriye ulaşıp bir mail atmanız yeterli.
Targovishte'in havası solunmalı, Targovishte'de sanat görülmeli, Nikola Marinov ve galerinin o devasa koleksiyonu mutlaka tanıtılmalı, tanık olunmalı.

Ekim, 2012
Dilara Özgül
Rh + Art Magazine Ekim Sayısı

Contemporary Istanbul, Çağdaş Sanatın Fabrikası


Bu ay Türkiye'nin en büyük ve alanında birinci çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul'un yedincisine tanıklık etmiş bulunuyoruz. Gitgide artan fiyatlarıyla doğru orantılı olarak, sanat eserlerinin koleksiyonerleriyle buluşması da artıyor elbette. Bu ışıl ışıl parıldayan, duvarlarını sanat eserlerinin belirlediği labirentte galerisinden sanatçısına, koleksiyonerinden sponsoruna herkes, her koşulda kazanan durumunda, herkes mutlu.

Contemporary İstanbul kapsamındaki sanat eserleri artık birer yatırım aracı. İnsanlara az önce satın almış olduğu sanat nesnesi ile ileride ne kadar kazanım sağlayacağının hayallerini kurdurarak bir haz sağlıyor - evet sanat varoluşundan bu yana çeşitli bağlamlarda, belli topluluklar tarafından haz unsuru haline getirilmiştir- . Öyle ki satın alınan sanat nesnesinin, ne kadar sürede ne kadar değer kazanacağı bu yıl ekonomi haberlerinin en üst başlıklarından birisiydi.
Hal böyle olunca sanat eserleri de burjuva güruhunun beğenisine uygun üretiliyor, aksi mümkün mü? İşte karşınızda kapitalist uygarlığın öngördüğü sanat endüstrisi. Ve bu kapitalist düzen üretilene müdahale etmekte hatta üretileni kendi himayesinde tutmaktadır ki asıl tehlike arz eden nokta budur.

Örneklendirmek gerekirse, Contemporary İstanbul ana sponsoru olan Akbank Private Banking'in sanat danışma kurulunda görevli bazı kişiler aynı zamanda fuarın seçkisinde de söz sahibi konumdalar. Bu sponsorundan özenle seçilmiş sanat nesneleri amaçlandığı şekilde yeni burjuva mekanlarına ulaşıyor.
Ana sponsorun hizmetleriyse bitmek tükenmek bilmiyor; AkSigorta kanalıyla satın alınan eserler hemen oracıkta sigortalanıp ölümsüzleştiriliyor.

Contemporary İstanbul'un 2010 yılında en pahalı ismi olan Ahmet Güneştekin aynı zamanda hakim olduğu 70 m2 'lik alanıyla en görkemli standlardan bir tanesiydi. Sonuç itibariyle bu alanın bir fuar alanı ve hedeflerin en önemlisinin satışa odaklanmak olduğunu düşünürsek Ahmet Güneştekin hedefine uygun tempoda çalışıyor belli ki. İşlerinin hayli yüksek fiyatlarını bir kenara bırakırsak en azından fuara her sene yeni işlerle katılıyor olması diğer sanatçılara nazaran takdir edilesi bir hareket. Çünkü ben fuarda gezinirken de en çok fısıldanan cümlelerden bir tanesi ''Bu iş geçen yıl da yok muydu?'' oluyor. Çoğunluğu yabancı galerilere vermek yerli galerilerdeki aynılığı gizlemek anlamına gelmiyor. Yabancı galeriler demişken her geçen yıl daha çarpıcı isimlerle karşı karşıyayız. Andy Warhol, Roy Lichenstein, Botero, Jean Michel Basquiat gibi kült isimler için koleksiyonerlerin kıyasıya rekabet içine girdiklerini tahmin etmek hiç güç değil.

Contemporary cephesinde tüm bu sistem kusursuz işlerken, bu endüstriyel hengâmeyi midesi kaldırmayan diğer bir cephe var ki görünürde ufak adımlarla da olsa protest bir tavırla fuar alanı içerisinde dolaşıyor. Sanatta yeni eylem biçimlerinin tohumları geç de olsa bizim topraklarımızda da atıldı bunu göz ardı edemeyiz, her ne kadar yalıtılmışlıklarıyla onlar görmezden geliyor olsalar da...

Sözlerimi Guy Debord'un 1961'de Sitüasyonist Enternasyonal (Internationale Situationniste) Dergisi'nde yayınlanmış bir yazısının başlangıç cümlesi ile sonlandırmak istiyorum;

'' Kapitalist uygarlık henüz hiç bir yerde aşılamadı, ama her yerde kendi düşmanlarını yaratmaya devam ediyor. ''

Aralık, 2012
Dilara Özgül

10 Haziran 2012 Pazar

Neriman Polat - Sanatçı Röportajı

NERİMAN POLAT

Neriman Polat, 1968 yılında İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu.
Mezun olduğu yıllarda kavramsal sanat Türkiye'de ilk yıllarını yaşamaktaydı ve haliyle şimdikinden çok daha fazla garip karşılanmaktaydı. Bir taraftan akademinin gelenekselciliğiyle yetişmiş bir sanatçı adayı için kavramsal sanatla buluşma, onu algılama ve doğru yorumlama yetisini yakalayabilmek bu yıllardan bakınca imkansız gibi görünüyor. Neriman Polat o yıllarda bu donanımı sağlayabilmiş nadir sanatçılardandır.
Neriman Polat birçok sanatçı inisiyatifiyle birlikte çalıştı; Sanat Tanımı Topluluğu, Arada inisiyatifi(Nancy Atakan, Gülçin Aksoy, Gül Ilgaz ve Neriman Polat), Hafriyat, 19 Ocak Kolektifi gibi. İnisiyatiflerle iş üretme isteği ise, bireysel çalışan sanatçılarda bulunan o egosantrik duygudan yoksun oluşları.
Bir yandan öğretmenlik yapan Neriman Polat, fotoğraf ve videoya ilgi duyuyor ve öğrencileriyle kurgular oluşturmaya başlıyor. İşlerini gösterge bilime, felsefeye, sembollere ve toplumsal konulara dayandırmaktadır. Gerçek bir aktivist ve feminist olarak tanımlıyor kendisini ve bunu video, fotoğraf veya yerleştirmelerine hakim olan herkes hissedebilir kolaylıkla. 

Kişisel Sergileri;

' Tutku ve Dalga ' , 6. Uluslarası İstanbul Bienali , 1999
' Düşler ve Çatışmalar ' , 50. Venedik Bienali , 2003
' Foto - Mezar ' , Apartman Projesi , 2007
' Babaevi Apt. ' , Pi Art Works , 2008
' Mütevazı Manzara ' , C.A.M Galeri , 2010

Grup Sergileri;

' Ateşin Düştüğü Yer ' , Depo , 2011
' Uyku ve Gölge ' , Siemens Sanat , 2011
' Kolektif Mahrem ' , C.A.M Galeri , 2010
' Cennet Değil Toprak Ayağımın Altında ' , Akademie Der Künste , Berlin , 2009
' Pis Hikaye ' , Bm Suma , 2009
' Haksız Tahrik ' , Hafriyat Karaköy , 2009 
' Dünyayı Yesen Doymazsın ' , Hafriyat Karaköy , 10. İstanbul Bienali , 2007
' On the Outside ' , ACC Galeri , 2007
' Hayal ve Hakikat Sergisi ' , İstanbul Modern , 2012







Işıl Eğrikavuk - Sanatçı Röportajı

IŞIL EĞRİKAVUK

1980 Kocaeli doğumlu video ve performans sanatçısı Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatından mezun oldu. The School of The Art Institute Chicago'da görsel sanatlar yüksek lisansını tamamladı. Sabancı, Boğaziçi ve Bilgi Üniversitesi'nde çağdaş sanat ve medya alanlarında dersler verdi. Halen Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde öğretim görevliliğine devam ediyor ve aynı zamanda Hürriyet Daily News gazetesinde editör olarak çalışmakta.
Işıl'ın video art çalışmaları daha çok metin üzerine kurulu. Hikayelerinde gerçek ve kurguyu birlikte kullanan sanatçı, izleyicisinin gerçeklik algısını test etmiş oluyor. Röpörtaj şeklinde ilerleyen metinler her ne kadar belgesel algısı yaratsa da Işıl'ın yaptığı gerçek müdahaleler filmlerinin kurgu olduğunu belirliyor.


Karanlık Kütüphane ( Video - 2006 )

Karanlık kütüphane, 1980 yılının Eylül ayında kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırılarak 2 yıl boyunca kütüphaneye kapatılan 12 kişinin hikayesini, kaçırılanlardan birinin ağzından aktarır. Videoda görülen Mart isimli şahısa kamera arkasından sorular yöneltir. Mart bir yandan da o 2 yıl boyunca yaşamış olduğu anılarından bahseder. Görevleri kendilerine verilen konu başlıklarını bulup kitaplardan silmektir. Videonun kırılma noktası ise baştan beri İngilizce konuşan Mart'ın birden Türkçe konuşmaya başlamasıdır.
Işıl Eğrikavuk Karanlık kütüphane videosu ile 11. İstanbul Bienali'ne katıldı. Bienalin açılış günü 12 Eylül'e denk geliyordu ve bu video projesine ek olarak Radikal Gazetesi'nde videoda geçen hikayenin haberi yayınlandı. Bienalde de gazeteler işin yanında dağıtıldı.
Haberin linki: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=954263&Date=20.09.2009&CategoryID=41

Sınırdan Bildiriyor ( Performans - 2006 - Pist, İstanbul )

15 dakikalık bir performans. Pist'in camına yerleştirilen ekranda Işıl Eğrikavuk ile Hüseyin isimli, Şemdinlili bir kamyon şöförünün internet üzerinden yazışmasını seyircilere sunar. Ayrıca seyirci de dilerse sorularıyla bu msn konuşmasına dahil olabiliyor. Şemdinli'de gerçekleşen bir halk ayaklanmasından sonra gerçekleşiyor bu performans. Hüseyin adlı kişiyi bir aktör oynuyor. Bu işinde Işıl medyanın yanıltıcı söylemlerini eleştiriyor.

Anlık Görüntü ( Performans - 2007 - Pist, İstanbul - Cultural Center, Chicago )

Bu performansta 1957-2007 yılları arasında Türkiye'de yayınlanmış haberler başlıklarının içeriği seyirciler tarafından yeniden kurgulanması amaçlanıyor. Seyircilerden toplanan bu haberler daha sonra yan odada oluşturulan haber stüdyosunda, o dönem Kanal D haber spikeri Bora Balay tarafından okundu. Pist'in vitrinine yerleştirilen ekran ve sokağa verilen hoparlör ile sokağa canlı yayın yapıldı.

Gül ( Video - 2007 )

Röportaj ( Video - 2008 )

Panel ( Performans - 2009 - Loop, Kore )

Olağan Dışı Bir Mahalle Turu ( Performans - 2010 - Tophane, İstanbul )

Tophane'nin İstanbul'un sanat merkezi olmasının yanında, arka sokakları ile zanaat atölyelerinin de merkezi. Işıl Eğrikavuk Sevinç Üçok ile birlikte bu arka sokaklardan 12 noktayı seçerek izleyicileri o noktalardaki performanslara gönderiyor. Alçıcı, yorgancı, berber, emlakçı, berber, kahve, müzisyen bir ailenin evi gibi özel alanlarda gezinti yapan seyirciler, kiminde performans kiminde yerleştirme ya da video ile karşılaşıyorlar. Ve bu izlenimlerle seyirciye bölgenin değişimini sorgulatmayı amaçlıyor.

Anı Müzesi ( Video - 2010 )


Dilara Özgül, 07.06.2012
Kaynaklar: Aynı Çatı Altında, 2011, Işıl Eğrikavuk ve Işıl Eğrikavuk ile yaptığımız röportajın ses kayıtları.

28 Nisan 2012 Cumartesi

Sanat Bağımsız Mıdır?




BAĞIMSIZLIK ve İDEOLOJİ BENZEŞMESİ

Bağımsızlık ve ideoloji kavramları hem ayrı ayrı kelime anlamlarına bakıldığında, hem de bu
anlamların çeşitliliği açısından birbirine çok benzer noktalar taşıyor. Terry Eagleton'ın 'İdeoloji'
kitabında ideoloji kavramındaki karmaşık yapıya bakacak olursak, bağımsızlık kavramının da aynı
düzeyde olduğunu görürüz. İki kavramın da tanımlamasını radikal bir çerçevede tarafsız veya pejoratif olarak yapanlar var. Bu anlam kargaşası hangi açıdan bakıldığıyla bağlantılı. Ayrıca bulunduğu bölgeye göre de farklı tanımlanabilir kavramlar içerisinde yer alıyor.

Bu farklılık, sanatın ve sanatçının bağımsızlığını bu coğrafyada irdelemeye kalktığımızda çıkıyor
meydana. Çünkü, görünürde bağımsızlık ilkeleriyle yönetilen fakat siyasal ve hukuksal açıdan
deşildiğinde bunun tam tersini yaşatan bir ülke Türkiye. İşte tam bu noktada sanat ve sanatçının
bağımsızlığı bu ülkenin olmazsa olmazı. Peki iktidarla sermayenin iş birliği altında sanat kurumlarının idare edildiği bir ülkede bağımsız sanat nasıl sağlanabilir? Kamusal varsaydığımız müzeler iktidarın muhafazakâr kurallarıyla sermayenin ticari kaygıları arasında şekilleniyor. Böyle bir müzede bağımsız sanat ne kadar yer alabilir ki? Aslında bu sorunun içerisinde bağımsız sanat yapma arzusunun kaynağını da bulabilirsiniz.

***

Söyleyecek sözü olan sanatçılar, bu -gizli- sansürün farkındalar fakat içlerinde cesareti olmayan,
kazanacağı parayı düşünenler her yerde ‘kabul görecek’ yanlı işler üretmekte. ‘Söyleyecek söz’
den kasıt, sanatçının öncelikle bir ideolojisi olmalı, ülkesinde ve dünyada olan bitenden haberdar
olmalı ve tüm bunlar ona rahatsızlık vermeli. Çünkü ancak rahatsızlık hissederse, muhalif olma isteği
duyabilir. Bir sanatçının rahatsızlık duyduğu toplumsal problemleri sanatıyla dile getirme isteği kadar
doğal ve yalın daha ne olabilir ki? Ne yazık ki Güzel Sanatlar Fakülteleri'nde verilen eğitim bu dünya
görüşüne çok uzak. Haliyle 'Bağımsız sanat yapılabilir mi?' sorusunu bir sorunsala dönüştürüyor
bu eğitim sistemi. Güzel sanatlar fakültelerinin oluşturabileceği kolektifleri düşününce bu bir hayal
kırıklığı oluşturuyor. Çünkü kolektif halinde çalışmak, hem sanatçıları egolarından arındıran, hem de
bilgi akışını hızlandıran bir çalışma metodu. Fakat hal böyle olunca bunun sürekliliğini sağlamak çok
zor.

Aynı zorluk inisiyatif oluşturma ve bu inisiyatifle iş üretme konusunda da geçerli. İnisiyatif üyeleri
arasında çok ince bir denge gerekiyor, ortak rahatsızlıklara sahip olmalılar en başta. Günümüzde
inisiyatif olarak yola çıkıp istikrarla bunu sürdürebilmiş pek örnek yok açıkçası. Genç nesil sanatçılarda bunun bir nebze daha değişeceğini umuyoruz.

Christopher Caudwell, Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler kitabında fazlasıyla yer vermiştir bu
konuya; ''Sanat için sanatın bir yanılsama olduğu ve sanatın propaganda için yapılması gerektiği
Marx'ın öğretisi zannedilir. Oysa bu karmaşık bir sorunun burjuvalarca basitleştirilmesinden başka bir
şey değildir. Sanat toplumsal bir işlevdir. Marksist bir talep değildir bu, sanat biçimlerinin tanımından
çıkar. Yalnızca bilinçli bir toplumsal işlev taşıyan şeyler sanat biçimleri olarak tanınır''.

Sanatın bağımsızlaşabilmesi için sanatçı kendine bu konuda bir çok soru sormalıdır. Örneğin 'Sanatın
ve sanatçının işlevi nedir?' Bu sorular başlangıç için uygun sorular olabilir ve toplum bilincinden
nasibini almış bir sanatçıyı kolayca sonuca götürebilir.

Dilara Özgül


Kaynaklar: Christopher Caudwell - Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler - Metis Yayınları-
Toby Clark - Sanat ve Propaganda - Ayrıntı Yayınları -
Terry Eagleton - İdeoloji - Ayrıntı Yayınları -

1 Nisan 2012 Pazar

Kamusal Sanat Laboratuvarı - Makale


KAMUSAL SANAT LABORATUVARI

Kamusal Sanat Laboratuvarı, Mehmet Aksoy'un ''İnsanlık Anıtı'' heykelinin kaldırılmasının üzerine tepkisel olarak kurulmuş bir e-mail grubu olan ''Ucube Suretler'' 'den evrimleşmiş bir sanat inisiyatifi.
Kadrosal açıdan Ucube Suretler'in de çekirdeğini oluşturan kişiler etkindir denilebilir.
2011'de kurulan bu inisiyatifin işlerini algılarken ve yorumlarken çok zevk aldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Aktivist sanatçılar bir amaç uğrunda inisiyatif oluşturduklarında gerçekten de nitelikli işler görüyorsunuz. Ne yazık ki sayısı pek kısıtlı bu tür inisiyatiflerin. Biraz işlerinden bahsetmek istiyorum;

ÇARPANA (14 Haziran 2011)

Çarpana, yörük kültürüne ait en ilkel dokuma biçimi. Başlangıçta çadırları birbirine ve zemine bağlamak için ve yük taşıma amacıyla kullanılıyormuş. '''Bir anlamda geçici olarak kurulan mekanı kalıcı hale getirmek için kullanılan bu bağ, zamanla Anadolu’daki ortak kültürün de simgesi haline geldi.'' 
KSL bu dokuma biçimini simgesel bir yolla kolektif bir sanat eseri haline getirerek kullanıyor. Kent Kültür ve Demokrasi Forumu İstanbul buluşmasında, 'Çarpana' yöntemiyle, Anadolu'daki farklı etnik kültürlerin yıllarca şehirlerimize işlemiş olduğu bağları temsil ederek bu bağları yeniden kurma çabasıyla bu performansı gerçekleştiriyorlar.

İSİMSİZ MEKTUP (2011 - Bienal)

Niyazi Selçuk'un 2011 İstanbul Bienali'nde gerçekleştirmek üzere tasarladığı bu performansın içeriği, Türkiye'nin gerçeklerini çarpıyor insanların yüzüne. Ve benim için en değerli, lafı en gediğine oturtan işleri budur.
Bienalin tanıtım kartlarından tek farkı bu tasarımın kazı-kazan kartı olması ve sağ üst köşesinde 'kazıyın' yazması. Asıl mesele kazıdığınızda çıkıyor ortaya; vakt-i zamanında Koç Holding'in kurucusu ve sahibi Vehbi Koç'un, Kenan Evren'e yazmış olduğu 'emrinize amadeyim' sözleriyle biten bir mektup. Bu iş Kamusal Sanat Laboratuvarı'nın çıkış işidir de diyebiliriz aslında. Bienal'in o kalabalık atmosferi arasında beliren bu grup, Bienal kartlarının aynısını dağıtıyordu ve bu kartların altında sermayenin gerçek yüzünü Bienal izleyicilerine gösteriyordu.
Sermayeyi böylesine alaşağı etmesine rağmen önlerine engel olarak 'sermaye baskısı' çıktı. O gün orada bulunan hiçbir basın mensubu bu eylemi haber yapAmadı, sebebi ise çok net 'Koç Holding' faktörünün ana akım medya üzerindeki baskın rolü.

MÜZECİNİN ÇANTASI (15 Şubat 2012 - İstanbul Modern)

15 Şubat 2012'de İstanbul Modern Sanatlar Müzesi'nde bir sergi açılışında gerçekleştirmiş oldukları bir performansları. 'La La La İnsan Adımları' ve 'Dünden Sonra' isimli sergilerin açılış gününün seçilmesi de ayrıca manidar ve gelen kitleye iletilmek istenilen bir mesaj taşıyor. Bu mesajı iletirken de öyle bir yöntem seçilmiş ki yasal anlamda hiçbir şekilde karşı çıkılabilecek bir tarafı yok. Siyah bir iş adamı çantası üzerine yerleştirilmiş bir ekranda İM'nin logosu kullanılarak 'Müessesemiz Klimalıdır' yazıyor. Bununla birlikte üstünde karekodlar bulunan kartlar dağıtılıyor gelen misafirlere ve o karekodları son model telefonlarına okuttuklarında Oya Eczacıbaşı'nın vakti zamanında sarfetmiş olduğu şu cümleler beliriyor;
'Sanat işletmesinin herhangi bir işletmeden farkı yok aslında. Sadece ürün olarak sanat yapıtları var'.
İktidarların küreselleşme politikalarının bir örneğini İstanbul Modern'in git gide bir holding mantığıyla ilerleyişine ve sanat piyasasında tekel haline gelmesine bağlayabiliriz.

1543 (1 Mayıs 2012 - Taksim Meydanı)

En son işlerini geçtiğimiz 1 Mayıs'ta gerçekleştirdiler.
1 Mayıs İşçi Bayramı'nda, üzerinde 'Bu alan geçen yıl çalışırken hayatını kaybeden 1543 işçi için ayrılmıştır' yazılı pankartlarıyla o 1543 işçinin ruhlarıyla 1 Mayıs alanını doldurdular.




Dilara Özgül, 01.04.2012
Kaynaklar; kamusalsanatlaboratuvarı.blogspot.com ve Niyazi Selçuk ile yapmış olduğumuz röpörtaj.










12 Şubat 2012 Pazar

Contemporary Istanbul'dan Notlar

    CONTEMPORARY İSTANBUL’DAN NOTLAR
    Ülkemize ancak 90’lı yıllarda girmeyi başarabilmiş sanat fuarları arasında kuşkusuz en öne çıkan isim Contemporary İstanbul ve 2011’in Kasım ayında 6.sına tanıklık ettik Contemporary sanat fuarının. Bu yılki fuarda ilk denilebilir birkaç özellik var. Bunlardan biri, bu yıl da fuarın ana sponsorluğunu üstlenmiş olan Akbank Private Banking, ‘’kredi kartına 12 taksit’’ kolaylığı sağladı. Bu hizmetle sanat koleksiyonerliğinin üst gelir düzeyinin altında da yerini bulmasına destek olmak istediklerini belirtiyorlar. Verdikleri bu destek üst gelir düzeyinin altındakilere ulaşmış olacak ki sanat eserlerinden sağlanan gelir geçen senekinin 1.5 katı. Tabii bu kredi kartı hizmeti sayesinde Akbank’a akmasa da damlaması sağlanmış oluyor(!). Ayrıca Akbank’ın hizmetleri bununla da bitmiyor; Aksigorta kanalı ile sanat eserlerinin sigortalanması da bu yıl mümkün kılındı.
    Bu iki yeniliğin üzerine, 2010 yılında yazmış olduğu bir makalesinden destek aldığım sanat eleştirmeni  Fırat Arapoğlu’nun şu söylemini araya sokmak isterim; ‘’ Contemporary İstanbul, Akbank Private Banking ilişkiselliğinde, Akbank Sanat Danışma Kurulu’nda yer alan, Emin Mahir Balcıoğlu, Hasan Bülent Kahraman ve Leyla Alaton’un Contemporary Danışma Kurulu’nda da yer almaları, kuşkusuz bazı ivmelerin arttırılmasında ve fuarın retoriğinin belirlenmesinde de etkili olmaktadır.’’Yani görüldüğü üzere, Akbank fuarın seçkisinde de sözü geçer bir konuma taşımış kendisini.
    Fırat Arapoğlu’nun şiddetle desteklediğim ve yıllardır böyle olması gerektiğini düşündüğüm bir diğer söylemi ise, fuarın akademi öğrencilerine ‘daha uygun veya ücretsiz’ olması önerisidir. Akademi öğrencileri bu fuar alanına güncel sanattan beslenmeye geliyor, galeriler ve koleksiyonerler alış-veriş yaparken bıraksınlar biz de etrafı kolaçan edelim özgürce. Akademilerdeki eğitim dolayısıyla zaten yeterince çağdaş sanat dünyasından koparılmış bir haldeyiz. Henüz kabullenmeyi bile başaramamış, hatta çağdaş sanattan bir haber mezun olanlarımız var. Bir yandan çağdaş sanata bu denli yatırım yapılırken, öte yandan geleceğin çağdaş sanatçılarına, onların ihtiyacı olanı karşılıksız sunmak bu çarkı engellemeyecektir düşüncesindeyim.
    Şimdi biraz fiyatlara değinmek istiyorum. Geçen yılın en pahalı ismi 3.5 milyon TL ile Ahmet Güneştekin idi. Bunla karşılaştırmalı olarak; Art Basel’da Cecily Brown’ın bir işi 850.000$, Barbara Kruger’inki 700.000$. Bu fiyatlar arasındaki uçurum bizi şok etmesinden çok, sanatçılarımızın biraz daha ayaklarının yere basmasını sağlaması gerekiyor. Art Basel ile yarışamayacak bir fuar olan Contemporary İstanbul’dan bir sanatçının işi fiyat konusunda Art Basel’ı ikiye katlıyor. Bu uçurumu anlamak ve anlamlandırmak gerçekten zor. Bu yıldan ilginç bir not isterseniz  Mehmet Güleryüz’ün bir işi henüz fuar açılmadan satın alınıyor bir koleksiyoner tarafından. Fiyatı ise 175 bin avro.
    Geçen yıl sadece eserlerin satışından elde edilen tutar 41.5 milyon TL, bu yıl ise 60 milyon TL. Fuardaki satış oranları giderek yükselmekte, ekonomik krizler veya diğer toplum koşulları sanat alıcılarını etkilemediği belli bir şey. Öyleyse bu aşamada satışların artışıyla doğru orantılı olarak, fuarın niteliğinin ve kalitesinin de artması gerekiyor. Bunun tersi yönde kalitenin düşmesine tanıklık edersek eğer bu bir kandırmacaya dönüşür ki bu konu tartışılabilir çok daha kapsamlı bir mesele. Dünya çapında çok geriden geldiğimiz düşünülürse, kalitenin düşmesi demek bizi bu alanda daha da geriye atacak önemli bir unsurdur.
    Umuyorum 2012 yılında bu önemli detaylara daha çok önem verilerek yapılan bir fuar bizi bekliyor olur. Sanatın metadan öteye gitmeyen bu piyasasını hiçbir koşulda desteklemiyor ve hazzetmiyor olsam da, bu fuarlar olmalı ki doğruyu-yanlışı gözümüze sokabilsin.
Dilara Özgül, Kocaeli Üniversitesi, GSF Resim Bölümü
Kaynaklar: Fırat Arapoğlu, ‘’V. Contemporary İstanbul’a Doğru Türkiye’de Bir Fuarizm’den Bahsedilebilir Mi?’’ makalesi.